RUHSAL ÖĞRETİLER ve BİLİNÇLİ İNANÇ 1.BÖLÜM A.ERSİN



RUH BİLİM AÇISINDAN DİNİ ÖĞRETİLER ve BİLİNÇLİ İNANÇ KAVRAMI 1.BÖLÜM
İnsanlık tarihi boyunca toplumun belirli bir inanç ve bu inanca dayalı olan ortak bir düşünce ve ahlaki değerler etrafında toplanabilmelerini temin etmek için DİN ve DİNİ öğretim tesis edilmiştir. Tüm dinlerin oluşum nedeni insanoğluna iyi ahlakı ve olumlu düşünceleri aşılamaya ve bunların eylemlere yansıtılmasına yöneliktir. Din’in gayesi toplumu oluşturan bireylerin bu inanç birliğinden hareketle düşünce ve ruh seviyelerini yükselterek bu seviyede oluşacak ortak ahlaki değer paydalarını oluşturmaktır. Dinlerdeki ibadetlerin nedeni ise insanların kendilerini bu yönde oluşturacak şekilde disiplin altına alabilmelerine yardımcı olmaktır. Fikren, ruhen aynı ortak değer yargılarına, yüksek ahlak standartlarına sahip toplumların ruhsal gelişimleri, buna bağlı olarak sosyal gelişimleri daha istikrarlı ve hızlı olacaktır. Böylece ezel-ebet süreci içinde âdemoğlunun var olma nedenini oluşturan en yüksek ahlakin idrakine, en yüksek tekâmül seviyesine ulaşılması gerçekleşecektir. Bu ruhsal gelişime yardımcı olmak, yol göstermek gayesi ile değişik dönemlerde bugün ahlaki olarak kabul edebileceğimiz bu ruhsal bilgiler ilahi âlemlerden tebliğlerle vazifelilere ulaştırılmış, onlar tarafından da öğretiler, kitaplar halinde toplumlara yansıtılmıştır...[Bakara 87 ayet “ Musa’ya o kitabı verdik, arkasından bir takım peygamberler gönderdik. Hele Meryem oğlu İsa’ya deliller verdik.......bir peygamber geldikçe her defasında kafamı tutacaksınız? İle” Maide .68 “ ey kitap verilenler, siz Tevratı, İncili ve Rabbinizden size indirilen Kur’anı uygulamadıkça hiçbir şey değilsiniz”.” Ey Muhammet! İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya buyurduk ve sana vahdettik ki, DİN’E bağlı kalın, ondan ayrılığa düşmeyin “Şura a.13; “ey kitap ehli (yani Yahudi ve Hristiyanlar) aramızda birleşeceğimiz bir kelimeye geliniz “Ali İmran a.64]
Burada esefle şunu da ilave etmek gerekir ki dine bağlı kalmayı sadece ibadet şartlarını yerine getirmek olduğunu zanneden, duygu ve düşüncelerini olumlu yönde geliştiremeyen, bu olumlulukları kişiliğine, eylemlerine yansıtamayan kişiler tarafından “dinler” hedefleri olan birleştirici görevlerinin dışına taşınmıştır.
Böylece AYNI KAYNAKTAN VERİLEN  ve TEK bir öğretimin devamı olan ve birbirini tamamlayan bu öğretileri gayelerinin tamamen tersine olarak, her birini diğerinden bağımsız ve daha üstün kabul edip değerlendiren âdemoğlu böylece dünya üzerinde hem dinler arasında, hem de toplumlar arasında ayırımcılığa neden olmuştur.
Bir algıyı benimseyen, belki de daha doğru ifade ile sahiplenen toplum mensupları diğerlerine karşıt, hatta düşmanca bir tutum içine girmiştir. Bu da yetmemiş aynı dine mensup olanlar bile kendi aralarında mezheplere bölünmüş, çatışmışlardır. Bunların sonucunda bütün âdemoğullarını, insanlığı birleştirici olması gayesi ile indirilen bilgiler maalesef yine insanlar tarafından farklı yorumlarla parçalanmış, toplumları da bölerek beraberliğe, birlikteliğe gidilecek yol tıkanmıştır. Gerçekte istenen ise gerek bireylerde gerek bu bireylerin oluşturacağı toplumlarda, yani bütün insanlar arasında ayni inanç etrafında müşterek bir düşünce, fikir birliğini oluşturarak, ruh ve duygu birlikteliğini sağlamaktı. Hedef bu idi, insanoğlu tarafından çarptırıldı
Din ve dini öğretilerin çarpıtılmasındaki nedenler :
I-Batı dünyasındaki tek Tanrılı dinlerin hepsi ataerkil bir anlayışa sahiptir. Bu anlayışla Tanrı bizlere daima hiç sorgulamadan itaat etmemiz gereken, aksi halde cezalandırıcı bir ilahi otorite olarak tanıtılmıştır. İsa’nın öğretisi dışında gelişen ve dogmatik bir karaktere dönüşen bu inancı desteklemeküzere organize olan kilise, yani ruhban sınıf, aynı itaati (sevgi yerine) korku salarak ve kandırarak insanların yüreklerine yerleştirmiştir.
Bu ortamı hazırlayan Roma döneminin ataerkil otoriter düzeni ve bu düzenin oluşturduğu toplum kültürüdür. İslam dininde ise ruhban sınıf olmamasına rağmen yüzyıllar boyunca süregelen etkileşim sonucu siyasi nüfuz ve güç kazanma adına gayri resmi bir dini teşkilatlanma ve kurumlaşma gerçekleşmiştir. Ruhban sınıfın siyasi gücü eline geçirme gibi bir hedefi olması varoluş nedeni ile ters olacağı için, siyasi otoriteye rakip olması da söz konusu değildi, ama Tanrı gücünün de desteği ile siyasi otoritesi sorgulanamayacak kadar güçlendirilen erk’in  yanında, hatta bazı durumlarda üzerinde bir kuruluş olarak yer almak ruhban sınıfına da inanılmaz imtiyazlar kazandırmıştır. Konuyu biraz daha açarsak;
Otoriter toplumların ortak özelliği bireyin devletin hukuk düzenine asla baş kaldırmadan itaat etme mecburiyetinde olmasıdır Mahrumiyet, sefalet içinde de olsa yoksulluğa boyun eğmek şarttır. .Çünkü bir defa sorgulamaya başlayan insan beyni, düşünmeye de başlayacak bu ise zaman içinde sosyal düzeni sarsacak zaman içinde değiştirecek dalgalanmalara yol açacaktır. Buna asla izin verilmemesi gerekli idi. Bu dalgalar mevcut kurulu düzenin, sosyal ve siyasi dengelerin alt üst olmasına, değişmesine neden olacak böylece azınlığın, çoğunluğu istismar ederek yönetmesi imkânı kalmayacaktı. Bu durumda yapılması gereken, o toplumdaki insanlarca belirlenmiş olan sosyal kanunlarında üzerinde etkili, hiçbir zaman sorgulanamayacak kanunların konulması idi. Bunu sağlayan kilise oldu. Dinlerin peygamberler vasıtası ile vermek istedikleri, insanlar arasında hoşgörü ve sevgiye dayalı adil bir eşitliği sağlayacak adil davranış, adil paylaşımı oluşturacak mesajı kilise (ruhban sınıf yöneticileri) değiştirerek yerine cezalandırıcı, otoriter Tanrı imajını ve kadere boyun eğme zorunluluğunu ve bu emirlere uyulması halinde cennetle mükafatlandırılacakları bir inanç olarak insanların içine yerleştirildi.
Avrupa da feodal sistem Hristiyanlığı; Arabistan’da Emevi hükümdarlığı; Osmanlıda ise devşirme bürokrasi İslam’ı orijininden saptırmış, toplum üzerinde baskı kurup istedikleri gibi yönetebilecekleri bir öğretiye dönüştürmüş, böylece günümüzde de pek çok toplumda yaşanan istismar ve adaletsizliğe giden yolu açmışlardır. Kısaca Din siyasete alet edilmiş, yönetme hırsına kurban verilmiştir, maalesef bu gün dahi benzeri uygulama örneklerini görebilmekteyiz.
Ne var ki bu yöntemlerle yüzyıllar boyunca bireyin ve toplumun içine sindirilen bu otorite ve itaat, ataerkil toplum yapısı, yasakların sorgulanmadan, itiraz edilmeden uygulanması kültürünü içimize yerleştirilmiştir. Neyin yapılmasına, nasıl yapılmasına veya yapılmamasına tek başına karar veren ve bize söyleyen bu otoriter ahlakın istediği kesin itaattir. En büyük erdem budur.. Böylece azınlığın oluşturduğu yöneten sınıf, çoğunluğu sömürerek kendi çıkarlarına uygun ortamı yaratabilmiştir. Bu uygulamanın oluşturduğu iki sonuç vardır.
1. Bugün dahi devlet ve din baskısı altındaki geri bırakılmış toplumlarda birey kendi haklarını düşünme, talep etme bilinç ve bilgisinden uzak bırakılarak, cahil, fakir ve güdülen olmaya mahkum edilmiştir. Eğitimsiz olmaları onları kendi haklarını aramaya, seslerini duyurmaya imkan vermemektedir. Sosyal ve ekonomik yönden gelişmiş, demokratik, bilinçli toplumlardaki insanlar ise daima sorgulayarak itaat eder, yönetenleri beklentileri doğrultusunda yönlendirir.
İleri toplumlarla, geri kalmış toplumlar arasındaki fark buradadır.
2. Yüksek ahlâk prensiplerini öğreterek önce bireyler, sonra toplumlar arasında bir ahenk, uyum sağlamak böylece ortak bir bilinç, farkındalık yaratarak bütün toplumların yükselen bir doğrultuda maddi ve manevi değerlere kavuşmasını temin edecek olan dini öğretilerde hedeflerinden saptırılmış, bütün insanlığı birleştirici olması gereken bu öğretiler, yukarıda belirtildiği gibi çarpıtılmış şekli ile inançlarından başka sahip olacakları hiçbir şeyleri olmayan, insanlarca adeta mülkiyetçi bir zihniyetle paylaşılmış, sahiplenilmiş, bazen de menfaatlerine paralel olarak yine insanlar tarafından bölücü bir niteliğe bürünmüşlerdir. Bu eğitimi vermek için üç ayrı dönemde, birbirini tamamlayan üç öğreti, üç kitap halinde insanlığa verilmiş ancak sonuç asırlar boyu devam eden din nedenli harpler, hatta aynı öğreti içindeki mezhep çatışmaları olmuştur. Bugün dahi bu bölünmeleri oluşturan inançların hakim olduğu düşünceler hüküm sürmektedir. Evrensel ölçekte yüksek ahlak prensiplerini görmekte zorluk çekiyoruz. Yüzyıllar öncesinde içimize yerleştirilen kökler halen filiz vermektedir. .
3- Toplumun zamanla değişen sosyolojik yapısına uygun olarak siyasi yönetim anlayışı da değişmiş, siyasi otorite tek kişiden çıkarak, yerini değişik kuruluşlara bırakmıştır. Endüstri devrimiyle başlayan yeni ekonomik anlayışlar, yeni sosyal dengeler oluşturdu, Dini kuruluşların etkisi bir ölçüde azaldı ama bu defada maddi ve manevi güç sahibi olma beklentisinin körüklediği hırs, toplumun bütün bireylerine hakim oldu. Geçmişteki hep kaybeden durumunda olan insanlar şimdi kendi egoizmlerini, tutkularını öne çıkararak, nefislerini tatmin ederek mutlu olabileceklerine inandılar,hem de bu isteklerini diğerlerinin ıstırapları, üzüntüleri pahasına gerçekleştirmeye çalışarak. Bütün bu gayretler sonunda varılan noktanın yine mutsuzluk olduğunun farkına dahi varamadan!
Geçmişte toplumdaki sosyal ayırım özgürlerle, köleler arasında idi. Bugün ise bu ayırım refah ve yoksulluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Belki bazı ülkeler kendi içinde bu farkı azaltmış görünseler de, küçülen ve globalleşen dünyamızda bu fark şimdi ülkeler arasında üstelik arası gittikçe açılarak devam etmektedir. Yıllık bütçeleri küçük veya geri kalmış ülkelerinkinden bile fazla olan uluslar arası şirketler bu globalleşmenin ve teknolojinin imkanlarını kendi lehlerine kullanabilmekte, dünya üzerindeki doğal kaynakları sömürerek siyasi, ekonomik, sosyal dengeleri tek taraflı değiştirebilmektedirler. Ay’a uzaya gidebilecek yüksek teknolojinin getirdiği refah seviyesinde olanlar kadar, açlıktan ölmekte olanları da görmekteyiz. İnsanoğlunun bugün geldiği seviye, bulunduğu yer, insanlık adına çok yetersizdir. Toplumun değer yargılarına baktığımız zaman bu yetersizliğe neden olan çelişkiyi rahatlıkla belirleyebiliriz. Bu çelişki öz de şudur.
Bir tarafta dini, ahlaki öğretiler ”muhtaçların yardımına koş, ilgini esirgeme “derken, diğer taraftaki toplumun sosyal anlayışı ise “acınma acınırsın, böyle davranmak aptallık olur, kendini düşün “ demektedir. İki arada kalan kişide ne yapacağını bilememekte, ayni anda farklı iki istikamete  koşması istenen atlet gibi ya olduğu yerde durup hiçbir şey yapmamakta yahut toplum etkisi altında kolay yolu seçerek egoizmini dengeleyememektedir. Ahlaki, vicdani normlarla, yerleşik değer yargıları çatışmakta, kişide yaşam boyu şaşkınlıktan kurtulup gerçek değer yargılarına sahip olamamaktadır.
Ahlak anlayışındaki bu çifte standart, bu çelişki bugün bireylerde de ve toplumlarda da farklı sonuçlar vermektedir. Bazı toplumlarda din veya ahlaki inançlardan uzaklaşılmasına veya din öğretisinin içeriğinden ziyade şekilciliğinin ön plana çıkmasına neden olmaktadır. Çünkü dinlerin insanların adil vicdan ölçüleri içinde ruhsal gelişimlerine yardımcı olacak ahlaki yönleri zaman içinde maddi beklentilerle budandı, atıldı, yerini ise her geçen gün gelişen teknoloji, ve tek taraflı kullanılan ekonomik güç almaya başladı.. Bu yeni anlayış adeta yeni bir öğreti ve onun getirdiği yaşam tarzı olarak iletişim imkânlarının da gelişmesi ile bütün toplumlarda hızla yayılmaya başladı.
Fromm’un dediği gibi;
“Bu yeni öğretinin özelliği, teknolojik gelişmelerin sağladığı hemen elde edilebilen ve her gün bir ihtiyaçmış gibi yenileri oluşturulan isteklerin; haz ve zevkin karşılanabilme kolaylığıdır. Her geçen gün daha önce hiç bilmediğimiz yepyeni ihtiyaçlar yaratılırken, diğer taraftan da bu ihtiyacı karşılayacak üretimler önümüze getirilmektedir. Bu durumdaki insan bir fasit daire içinde bir uçtan diğerine gidip gelmekte, daha doğru bir ifade ile beklentilerini gerçekleştirme adına nefes nefese koşturmaktadır.”
“Diğer taraftan teknolojik gelişmeler genetikte, uzayda, yepyeni ufuklar açmakta, hatta en son genetik kopyalama İle teknoloji adeta Tanrı ile bütünleştirilmektedir. Teknoloji her ne kadar her gün daha gelişmekte akla hayale gelmeyecek beklentileri karşılamakta ise de içinde hiçbir ahlak prensibi, vicdani normu taşımamaktadır. Tek bir düğmeye basarak ülkeleri yok etmesi mümkün olan teknoloji, adil vicdanı, adil paylaşımı, sosyal adaleti sağlayamıyor. Ne büyük bir çelişki! Hayatın anlamının sadece üretim ve tüketimi arttırmak olmadığını bütün maddi gelişmelerin insanın yüceltilmesine, insanlığımızı doğru yaşamamıza yardımcı enstrümanlar olduğunu anlamadığımız müddetçe bu çelişki sürüp gidecektir.”
Teknolojik gelişmeler şüphesiz gereklidir. ama üzerinde durulması gereken husus teknolojinin sağladığı avantajların, imkanların, adil ölçülerle, sosyal adalet anlayışı içinde kullanılmasıdır. İşte o zaman bu çelişkiyi minimuma indirebilme imkanı doğacaktır. Örneğin yüksek teknolojinin nitelik ve nicelik yönünden sağladığı üretim artışını muhtaç toplumlara yönlendirerek yardımcı olabiliriz. Böylece hem maddeten hem manen kalkınmalarına, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenerek ileriye doğru hamle yapabilmelerine kendilerini geliştirerek manen ve maddeten özgür toplumlar olmalarına olanak sağlarız. Böylece bütün insanlık için insanca yaşamak, insani değerlere ulaşarak manen de gelişme ortamını yaratmış oluruz. Buna karşılık teknolojinin insanlığın zararına olan buluşlarla gelişmesinin faydasını anlamak mümkün değildir.
Diğer taraftan doğduğumuzdan beri hep içimizde olan ve çok derinlerden bize kendini duyurmaya çalışan vicdan dediğimiz bir insani ahlak güdüsü de pek dinlemesek bile hep mevcut olmuştur. Halbuki bu sese kulak verilebilse ve çocukluktan itibaren insanoğluna egoizm değil, hep kazanan olmak değil, bazen kaybeder görünülse de kazançlı olunabileceği, özverili adil paylaşmanın önem ve gereği yeterince öğretilebilseydi; Bu o’nun yaşama , insan ilişkilerine duyarlılıkla, farkındalıkla yaklaşmasını sağlayacak, kişiliğine adil ahlak, adil vicdan bilincini yerleştirebilirdi
Bu bilinçle ahlakı gelişmiş birey; otorite korkusu veya kaybeden olmamak duygusu ile değil, adil vicdan, sosyal ahlak ölçülerinin şekillendirdiği kendi iradesi ile yaşamda yürüyerek olgunlaşacak, insani değerlerini geliştirerek ilerleyecektir. Bireylerin bu gelişimi toplumu da geliştirecek, müşterek bir toplum vicdanı oluşacaktır. Her ne kadar her birey bir diğerinden farklı olsa da, toplumun ortak paydası ,o toplumu oluşturan bireylerin ortak ahlak , karakter özelliklerinden oluşur
Hangi din olursa olsun yaparken pek nedenini bilmediğimiz, sadece büyüklerimizi taklit ederek yaptığımız, manasını anlamadığımız (latince, Arapça gibi) bir lisandaki cümleleri ezberlemeye çalışarak okumaya çalışmamız DİN değildir. Hiç kimse kutsal metinlerin ne gibi mesajlar içerdiğini okumuyor Bu mesajların içeriğindeki gerçeklerin ne olduğu konusunda hiç düşünülmüyor, tartışılmıyor. Sadece bize büyüklerimizden intikal eden şekli ibadeti içeren, kulaktan dolma inançlara sarılıyoruz. Bu inançların içindeki toplumları parçalayan bölen yanlış önyargıları, yüzyılların tortularını ayıklamadan, akıl ve vicdan süzgecinden geçirmeden benimsiyor, birleştirici olması gereken dinin öğretisinden uzaklaşıyoruz. Dine bağlı kalmayı sadece ibadet şartlarını yerine getirmek olduğunu zanneden, duygu ve düşüncelerini olumlu yönde geliştiremeyen, bu olumlulukları kişiliğine, eylemlerine yansıtamayan kişiler için “cennet yolu” kapalıdır. “cehennem” ise kaçınılmazdır.

Din’in amacı insanların sadece iyi, doğru inançlara sahip olmaları değil, bu inançlarını iyi ve doğru EYLEMLERLE yaşamlarında devamlı uygulama halinde olmalarıdır. Özündeki bilgiye ulaşılamamış, mesajı idrak edilememiş bir inanç ruhsal gelişimimize bir yarar sağlamaz hatta gizli korkularımızın nedeni olarak kalabilir. Esas olan dini inançları sadece korumak değil; bunları davranış ve eylemler ile yaşama geçirmek, bir yaşam biçimine sokmak olmalıdır. Çünkü insanın dinsel görevi sadece inanmak, şekil şartlarını yerine getirmek değil, bunların yanı sıra Dinin içeriğine uygun adil, dürüst, hoşgörülü,
diğerkam, sevecen, bilinçli bir şekilde insanlara yardım edebilen olmaktır. kendi menfaati ile karşısındakiler arasında adil bir denge kurmasını öğrenmektir. Diğer bütün canlılarla beraber maddi ve manevi kâinatlar bütününe, BİR’e ait olduğunun bilincinde olabilmektir. Herkese karşı her şeyden müştereken sorumlu olduğunu bilmek, bu sorumluluğun gerektirdiği iş birliği ve paylaşımı eylemleri ile davranışlarına aksettirebilmektir. Kişi davranış biçimini günah korkusunun oluşturduğu inancından değil, akıl ve vicdan ölçülerinin oluşturduğu idrakten, sorumluluk duygusundan almalıdır. DAİMİ İBADET budur.
ARAL.A.ERSİN
 aral.ersin@gmail.com

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADER VE MUKADDERAT NEDİR / A.ERSİN

sevgi ve cinsellik 3

Ruhsal gelişim ve Realite kavramı