TANRI SEVGİSİ- BİLİNÇLİ İMAN 1.BÖLÜM /ARAL ERSİN
Bilinçli İnanç kavramını yıllar önce ilk olarak Rahmetli Turhan Olgaç'tan öğrendim. Halen piyasada bulunmayan iki ciltlik kitabından da bazı alıntılarla sizlere "Bilinçli inanç" ve " Bilinçli iman" nın kavram ve açılımını bölümler halinde sunuyorum.
Tanrının varlığına ,adaletine, sevgisine bir baba gibi inanmak onu kızdırmaktan korkmak veya onun mükafatlandırmasını ümit etmek yerine TANRI SEVGİSİNİ, YAŞAMDAKİ HER CANLIYA HİSSEDİP, HER EYLEME KARIŞTIRARAK BU SEVGİNİN, BU DUYARLILIĞIN YAŞAMIMIZA KAYNAŞTIRILMASI OLARAK KABUL ETMEK DOĞRUDUR. Tanrı inancı onun sevgisini ve ona duyduğumuz sevgiyi adeta bir ayna gibi eylemlerimize, çevremize aksettirmek olmalıdır. Tanrı sevgisi dışımızdaki bir varlığın gücüne duyulan korku, saygı değildir. TANRI SEVGİSİ insanın içindeki DÜRÜSTLÜK, MERHAMET, HOŞGÖRÜ, ADALET, YARDIM ilkelerine dönüştüğü ve bu ilkelerin tam manası ile diğerkamca uygulandığı bir İDRAK SEVİYESİDİR. Yüce Yaratanın kullarından beklediği dualarla onu yüceltmek, ibadetle tapınmak değildir. Her şeyden münezzeh, her şeye kadir bir gücün kendi yarattığı kullarından beklediğinin bunlar olduğuna inanmak bugünün insanı için fevkalade basit, ilkel bir düşüncedir. Her şeyden münezzeh olanın, hiçbir eksiği olmayanın, hiçbir şeye de ihtiyacı yoktur. Ama O’ nun bir muradı, kullarından beklediği bir isteği vardır. Bu istek asla bir ihtiyaç değildir. Bu istek insan dediğimiz ademoğlunun yaşam süresince idrak seviyesini yukarıdaki ilkeler, esaslar doğrultusunda geliştirerek eylemlerine dahil etmesini öğrenmesi, yaşamında karşılaştığı acı, tatlı iyi kötü her olayı, her şeyi olduğu gibi kabul ederek, onlardan kaçmak yerine, adeta kişiliğini geliştirmeye yardımcı olmak için çözüm bekleyen problemler olarak görmesi gerektiğini anlaması, bunlardan ders alacak sonuçlar çıkartmaya çalışması ve bunun içinde Yaratan’a şükretmesidir. Çünkü bilmeliyiz ki karşılaşılan , yaşanan olaylar çekilen azap ve sıkıntılar bize kişiliğimizdeki eksik veya yanlış bir yönümüzü görmemiz, bunun üzerinde düşünerek düzeltebilmemiz için karşımıza ilahi güçler tarafından tertiplenerek çıkarılmıştır.
Tanrının varlığına ,adaletine, sevgisine bir baba gibi inanmak onu kızdırmaktan korkmak veya onun mükafatlandırmasını ümit etmek yerine TANRI SEVGİSİNİ, YAŞAMDAKİ HER CANLIYA HİSSEDİP, HER EYLEME KARIŞTIRARAK BU SEVGİNİN, BU DUYARLILIĞIN YAŞAMIMIZA KAYNAŞTIRILMASI OLARAK KABUL ETMEK DOĞRUDUR. Tanrı inancı onun sevgisini ve ona duyduğumuz sevgiyi adeta bir ayna gibi eylemlerimize, çevremize aksettirmek olmalıdır. Tanrı sevgisi dışımızdaki bir varlığın gücüne duyulan korku, saygı değildir. TANRI SEVGİSİ insanın içindeki DÜRÜSTLÜK, MERHAMET, HOŞGÖRÜ, ADALET, YARDIM ilkelerine dönüştüğü ve bu ilkelerin tam manası ile diğerkamca uygulandığı bir İDRAK SEVİYESİDİR. Yüce Yaratanın kullarından beklediği dualarla onu yüceltmek, ibadetle tapınmak değildir. Her şeyden münezzeh, her şeye kadir bir gücün kendi yarattığı kullarından beklediğinin bunlar olduğuna inanmak bugünün insanı için fevkalade basit, ilkel bir düşüncedir. Her şeyden münezzeh olanın, hiçbir eksiği olmayanın, hiçbir şeye de ihtiyacı yoktur. Ama O’ nun bir muradı, kullarından beklediği bir isteği vardır. Bu istek asla bir ihtiyaç değildir. Bu istek insan dediğimiz ademoğlunun yaşam süresince idrak seviyesini yukarıdaki ilkeler, esaslar doğrultusunda geliştirerek eylemlerine dahil etmesini öğrenmesi, yaşamında karşılaştığı acı, tatlı iyi kötü her olayı, her şeyi olduğu gibi kabul ederek, onlardan kaçmak yerine, adeta kişiliğini geliştirmeye yardımcı olmak için çözüm bekleyen problemler olarak görmesi gerektiğini anlaması, bunlardan ders alacak sonuçlar çıkartmaya çalışması ve bunun içinde Yaratan’a şükretmesidir. Çünkü bilmeliyiz ki karşılaşılan , yaşanan olaylar çekilen azap ve sıkıntılar bize kişiliğimizdeki eksik veya yanlış bir yönümüzü görmemiz, bunun üzerinde düşünerek düzeltebilmemiz için karşımıza ilahi güçler tarafından tertiplenerek çıkarılmıştır.
Bizden beklenen reaksiyonu, tepkisel davranışı doğru bir şekilde
sergileyeceğimiz idrake ulaşamadığımız durumlarda benzer olayların tekrar tekrar karşımıza
çıkması kaçınılmazdır.(mukadderdir). Örneğin bizden hoşgörü beklenen bir
durumda düşmanca davranmak, veya bekleyerek sabrımızı denemek gerekirken
düşüncesizce acele ile yanlış reaksiyon vermemiz o hadisenin bizden
beklediğinin, dolayısı ile kişiliğimizde oluşturulması gereken bir düzeltmenin
( sabrı öğrenmek, affetmeyi öğrenmek gibi) dışında bir davranış olacağı için
bir müddet sonra bu test tekrar farklı bir mizansenle karşımıza gelecektir.
Zaman zaman hepimize “neden bu hadiseler hep benim başıma geliyor” dedirten
işte budur. Neden; makul bir olgunluğa ulaşabilmemiz için kişiliğimizdeki
farkında olmadığımız olumsuzlukları olayların içinde yaşayarak tespit edebilmektir.
Kısaca sebep sonuç ilişkisini kurmayı öğrenerek, bu olumsuz yönlerimizin
farkındalığına varabilmemiz ve onları dengelememiz gereğidir.
Hayatın gayesinin sadece maddi zenginlik ve hazzın vereceği
imkânları kovalamak olmadığını bilmeliyiz. Yaşam standardımızı yükseltme
yönündeki gayretlerimizin olması doğaldır. Bunu yadsıyamayız. Ama esas Gayemiz
karşılaştığımız olaylara kendimizi kandırmadan GERÇEKÇİ, TARAFSIZ BİR GÖZLE
yaklaşmayı öğrenerek verdiğimiz kararın SORUMLULUĞUNU üstlenmeyi ve bu kararın
veya seçimimizin sonuçlarını İRDELEYEBİLMEYİ, ve varsa hatamızı, olumsuz
yönlerimizi tespit etmeyi öğrenmektir. Bu metotla hedefimiz, yaşamı göğüslemeyi
öğrenmek kadar, insanlık adına da ruhsal anlamda kendimizi, anlayışımızı,
idrakimizi geliştirmemiz ve manen en üst ahlak, insanlık, olgunluk seviyesine
yükselip, sonsuzluk içinde kainatın diğer alemlerinde de yolculuğa devam etmeye
hazırlanmak, Evrenin hizmetinde görev yapmak olmalıdır .Çünkü yeryüzünde
insanın görevi biter görünse de varlık olarak (ruh) yaşam sonsuza kadar devam
eder. Bunun yolu; Şuurlu, bilinçli bir İman ve şükürle kendimizi, realitemizi
aşmaya çalışmak olmalıdır. Bu ise kulaktan dolma bilgi ve öğretilerle değil,
MANTIK ve VİCDAN’a dayalı köklü bir inançla mümkün olabilir. Bu inancın hedefi
insan haklarına saygılı, HAKKANİYETE dayanan ilişkilerin oluşturacağı toplum
düzenidir. Bu hedef sivil toplum örgütlerinin bildirgeleri ile asla sağlanamaz,
çünkü gerek bireyler, gerekse toplumlar ancak İNANÇ’ tan kaynaklanan nedenlerle
egoistçe eylem ve davranışlardan uzaklaşabilirler. İşte bu inanç günümüzde
bütün din öğretilerindeki yüksek ahlak prensiplerinin yanı sıra insanoğlunun
NİÇİN yaşadığını, yaşamın tekamül için bir imkan, fırsat olarak algılanması
gerektiği bilgilerini de içermekte olan İnançtır. Bu inanç BİLİNÇLİ İMAN ’a
dayalı BİLİNÇLİ İNANÇ tır. (devamı için 2.ve 3. bölümler) A. ERSİN/tekâmül yolcusu
aral.ersin@gmail.com
aral.ersin@gmail.com